![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
BU YAZI ŞUBAT 2005 TARİHİNDE YAZILMIŞTIR VE DAHA HİÇBİR BASINDA YER ALMAMIŞTIM. DEPREMLERİN HABERCİSİ ALÇAK BULUTLAR RONALD KAREL Deprem habercisi olarak kabul ettiğim ve depremlerden 6 ila 36 saat önce olşan ve/veya yon degistiren stratus'a benzeyen bulutları nasıl keşfettigimi daha iyi anlamanız için bu yazıyı Türkçe min yettiği kadar hikaye şeklinde yazmam daha uygun olur diye düşündüm. Tekrar ediyorum bu makaleyi ruhumun sesini duyurmak istediğim icin kendi Türkçem ile yazdım. Ancak 1975 yazından itibaren Türkiye dışında yaşaığım icin cümle ve imla hatalarıyla karşılaşabilirsiniz. Özür dilerim. 1953 yılında bence dünyanın en güzel iki şehrinden biri olan Istanbul'un (ötekisi Venedik) ve O'nun en guzel semti olan Moda'da dünyaya geldim. Fransız kilisesinde vaftiz oldum ve Ilk okulu Marmara kolejinde okuduktan sonra frankofon olduğum icin St.Joseph Lisesine girdim. Bu yıllarda zaten bulutlara aşıktım. Daha ilk okuldayken bulutları incelemeye başlamış ve yüksekliklerine göre değerlendirmeler yapmıştım. Ancak tabii ki bu degerlendirmelerin hiçbir ilmi yönü yoktu. Bulutların renkleri (beyaz-gri-kotu beyaz, gunes batarken kırmızımtrak oluşları vs) beni adeta büyülüyordu. Elimdeki tek aletler bir barometre, dışarıya asılmış ve güneş görmeyen iki termometre ile akşamları saat 19.00'da TRT de yayınlanan Hava Raporu bültenleriydi. Artık hava raporlarını dinleye dinleye daha 12 yaşındayken hava kitlelerinin nasıl Turkiye'ye dağıldığını öğrenmiştim. Cumartesileri o yaşta çözdüğüm matematik işlemleri sayesinde bugün istersem "matematisyen" olabilirdim. Meteorolojiye aşırı düşkünlüğüm yüzünden ailemle problemlerim daha o yaşta başlamıştı. Her fırtınada, başımı cama dayar ve rüzgarın sesini dinlerken çok büyük bir zevk alırdım. 14 yasina geldigimde, artik kendi kendime Turkiye capinda hava tahminleri yapabiliyordum.. Istanbul'da oturmanın avantajları şöyleydi: Hepimizin bildigi gibi hava kitleleri batıdan doğuya doğru hareket ettiğinden, Ege üzerinde bulunan bir hava kitlesinin ne zaman ne yönde hareket edecegini adeta ezberlemiştim. Batı Akdeniz'den girecek bir kitlenin veya Trakya'dan girecek bir soğuk cephe veya occlusion cephelerin hareketlerini de iyicene hazmetmiştim. Barometremdeki 1 ila 2 milibarlik düşüş veya yükseliş ve Istanbul zerindeki hava kitleleri ve kitleler içerisindeki çeşitli bulutların yönleri ve hızları bana Türkiye çapında çok sağlıklı bir hava tahmin raporu çıkarmamı sağlıyorlardı. Ancak eğer Kiırım veya güney Rusya'da bir Yüksek basınç merkezi olduğunda, hava kitleleri Dogu Karadeniz üzerinden girdiğinde ancak TRT Hava Raporlarından faydalanabiliyordum. Örnegin havanın parçalacagını, rüzgarın yıldız-poyraz'dan esip, geceleri sıcaklık düşüşlerini olacağınğ, gündüzleri ise yer yer hafif sağanak yağışlarının olabilecegini sonraki günlerde güneşin daha da fazla etkisini göstereceğini ancak serin havanın devam edecegini ve bu kitlelerin bütün yurda dagılımlarını tahmin edebiliyordum.. Eğer basınç düşmeye devam ediyorsa, güney batıdan giren sıcak cephenin halen etkili olacagını biliyordum. Bu örnekleri burada yazacak olursam yüz sayfalık bir roman yazmış olurum.. Bu makalede amacım, okuyucuya çok küçük yaşta bulutları çok iyi tanımamı ispat etmek ve ilerde göreceğim deprem bulutlarını bu yukarıda yazdigim klasik bulutlardan ayırt edebildiğimi ispat etmektir. Akşamları saat 19'da TRT hava raporu başladığında ayağa kalkıp hava tahmin raporunun cümlelerini sanki ben yazmış gibi spikerle beraber söylüyordum. O sıralarda masada ailemle yemek yediğim için bir gün bu konuşmam babama ters etki yapmış ve önündeki bir bardak suyu yüzüme dökmüştü. " Meteoroloji beş para getirmez, böyle boş şeylerle uğraşacağına orta okulu ve liseyi bitir de doktor ol" diye bağırmıştı. Hayır yalnış anlamadınız, babam Fransızca, İngilizce, Almanca romanları su gibi okuyan, mektupla ABD ile briç yarışmalarına katılan, herkesin "yürüyen ansiklopedi" diye adlandırdığı bir "beyefendiydi!!!". Avusturya' li annesinin ve çok yüksek bir Avusturya subayiının torunu olması megalomanisiyle herkese yüksekten bakan bir "beyefendiydi". Herbirimiz dunyaya belli bir ruh zenginligiyle ve bir GOREV icin geliyoruz, ben bu GOREVIMI daha cocukken bulmuştum, keşfetmiştim. Ancak rahatlıkla yazabilirim ki, belli bir GÖREV icin dünyaya gelen bir ruh, aile ve sosyal hayattan çok fazla etki görüyor. Ve bu görevini yerine getirene kadar çok ızdırap çekiyor. Sanki kamikaz olup belime bombalari baglayıp konsolosluk ucuruyordum..Veyahut da esrar satıyordum. Ev bu hale gelmişti... Nihayet beni yakından tanıyan (daha doğrusu birgun hava limanina giderek kapısını çalıp, kendimi tanıttığım) ve bana acıyan 60'ların Yeşilkoy Hava Limani Meteoroloji Genel Müdürü Ali Esin bana Dispetch ler icin kendi yazdığı kitabını armağan etti ve cephelerin varlığını ve hava kitlelerinin resmi isimlerini o kitaptan öğrenmiştim..O güne kadar "cepheleri" kendi kendime uydurmuştum.. Tabii ki birçok buluşum gerçeğe uymuyordu.. Ama tahminlerim doğru çıkabiliyordu. Nihayet, hayatımın akışını değiştiren gün ve saat gelmişti. 28 Mart 1970... Saat 16.15 'de Saint Benoit lisesinden çıktığımda Ancak o zaman inanılmaz bir olayla karşı karşıya kaldım. Rüzgar orta tabakadaki ve güney batıdan kuzey doğuya hareket eden alto-stratus veya nimbo-stratus'ların tam zit yönünden çok sert bir şekilde esiyordu.. Ve alçak tabakada yer yer gri olan startus'a benzer uzunca bulutlar, kuzey-doğudan, güney batiya dogru sanki aşağıya doğru çekiliyorlarmış gibi hareket ediyordu.. Gerek benim tahminlerime gerekse Ali Esin'in tahminlerine ve gerekse Ankara'nin tahminlerinde böyle bir rapor yoktu. Hiç bir occlusion cephe olmamalıydı, hiç bir soğuk cephe olmamalıydı. Üstelikte o bulutlar benim ezberledigim STRATUS BULUTLARINA DA BENZEMİYORDU.. İşte 28 Mart 1970 tarihinde ben depremlerle bulutlar arasinda bir ilişki oldugunu anlamıştım.. Ali Esin'e telefon açarak durumu bildirdiğimde bana, "tesadüf olmuş, öyle şey olmaz" demişti... Hiç unutamam, barometreyi saat 17 ila gece yemek saatinden sonraya kadar tıkladığım halde hiç bir yükseliş olmamıştı. Halbuki eğer occlusion veya soğuk cephe geçseydi muhakkak birkaç milibar artardı. Hava sıcaklığı zannedersem bir-iki derece kadar düşmüştü. Bu da Karadeniz'deki nemli ve serin havanın üzerimize gelmesiyle olsa gerek. Yeşilköy Hava Limanina telefon ettiğimde, Ali Esin bana cirrus ve cirro stratuslar ardından altolarin da girebilecegini ve yagisin guney bati Turkiye'de baslayacagini soylemisti. Benim en cok dikkatimi ceken, Istanbul uzerindeki aniden o hipnotize olmusa benzer alçak bulutların hızı ve yönüydü. Yani soğuk kitle ve cephe anındaki o natural bulutların değişimi söz konusu.. ULUSLARARASI MUCADELE BU YAZI ŞUBAT 2005 TARİHİNDE YAZILMIŞTIR Önce bütün çalışmalarımı belgeleyen bir rapor hazırladım. Daha sonra bu raporu Fransızcaya ve İngilizceye çevirdim. Kimsenin bu raporu okumaması ve aklımla o teorilerimin çalınmaması için bu çevirmeleri kendim yaptım. Yıl aşagı yukarı 1971 sonbaharı, birkaç aydan beri 18 yaşıma girmiştim. Istanbul'daki Amerikan Başkonsolosluğuna gidip uluslararası Bilim Enstituleri hakkında bilgi aldım. Bana birkaç isim verdiler, bunların içerisinde ABD haricinde diğer ülkelerin adresleri de vardı. Hatırladığım kadarıyla ilk yazdığım adresler içerisinde Smithsonian Institution Center For Short Lived Phenomena, 60 Garden Street, Cambridge, Massachusets, USA vardı. Ikinci adres ise Dr Yosihiro Sawada, Japan Meteorlogical Agency, Chiyoda -Ku, Ote Machi-Tokyo, idi.. Bu mektupları gönderdiğim zaman, içim son derece rahatlamıştı.. Sanki bu bilim adamlarına herseyi yazdığımda hiçbir sey çalınmayacaktı. Bir gece babam yatak odama girip haritalarımı duvardan alıp parçalamaya başladıi... Ben dayanamayıp Paris'e gideceğimi söyledim... "Sana bu iş için para yok" tehdidine kaşıi, evden ayrılacağımıi söyledim. WELCOME PARIS!!! 1972 Paris seyahatim çok ilginç olmuştu.. Paris'te o zaman Quai Branly'de olan Meteorloji Genel Müdürlüğüne giderken sisli bir hava vardı. Alma köprüsünü geçerken kalbim hızla çarpıyor bir an evvel randevu aldığıim Genel Müdür J.Bessemoulin ile görüşmek için can atıyordum... Meteoroloji bir blim değildi. Bir sanattı.. Ressamlık, kompozitorluk gibi bir sanattı. Içeriye girdiğimde sekreter kıza "bu grev yapanlar mühendisler-teknisyenler mi? yoksa temizlik yapanlar mı?" diye sodum. Bana "teknisyen ve mühendis kadroları" cevabını vermişti. Şok olmuştum. Memeur kafalı bilim adamları !! Bu "İÇ EMİRLER" yüzünden gençligim gitti. Kısacası Türkiye'ye dönüşüm pek parlak olmadı. Bu sefer Ankara'ya gideceğim diye meseleler çıktı ancak kavgayı gene ben kazanıp Ankara Fransa Baş Konsolosluğuna gittim. Okul hocası Daddy'nin dediği çıktı. Yetkili bana hiç bir şekilde bu bursu veremeyecegini söyledi. Aynı zamanda bir mektup da Genel Müdür Bessemoulin'e gitti. Aradan bir buçuk yıl geçti, dünyanın her bir ucundan bana mektuplar geliyor ve depremlerin havayla hic bir bağı olmadığı her halikarda söyleniyordu..Ancak çalışmalarımı hemen hemen herkes takdir ediyordu. Ama destekler hep cümlelerden oluşuyordu.. Biri çıkıip da " Al yavrum sana şu kadar para, git şu üşkeye meteoroloji oku, daha yaşın musait" demedi.. Okulu bırakmıştım ve hayatım, deprem bulutu kovalamak ile ailemle kavga etmek ve arkadaşlarla gezmek arasında geçiyordu. Askerilik zamanım gelmişti.. 73-3 tertip olarak Ekim ayında askere alındım ve Amasya'da çavuş oldum. Bu sure içerisinde babam yılbaşı akşamı vefat etti. (73-74) Tayinim Askale'ye çıkmıştı. Şubat sonunda karlar altında kara-trenle Sivas üzerinden Aşkale'ye vardık. TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNDEN ALLAH RAZI OLSUN ! Mart 1974 'de Aşkale'de askerliğimi "çavuş"olarak yapmaya başladım.. Birgün gene havaya bakarken yavaş hareket eden alto'ların altinda ve sanki gene manyetik bir alanda bulunan alçak bulutların (startus gibi) küçük parçalar halinde alto'ların tam ters istikametinde hareket ettiklerini gördüm. O zaman bütün cesaretimi toparlayıp Yuzbaşı Abidin Uzun'a 24 saat içerisinde orta derecede (yani 4 civarı veya üstü) deprem olacağını ancak nerede olabileceğini kestiremedigimi söyledim. Aşkale de gözüken bu meteorolojik olmayan bulutlanma aynı zamanda Türkiye nin başka bölgelerinde de olabilirdi. Hem de daha fazlasıyla.. Benim içim mühim olan olay şahsen o anormal bulutlanma ve hareketlerini görmemdi... Gerisini bilemezdim. Ertesi gün Canakkale'de 4 kusur kuvvetinde deprem oldu... Ben depremin uzaklığını göruüce çok şaşırmıştım.. Türkiye'de her gün 2.2 ila 3.5 arası 8-10 adet deprem oluyordu, ama 4 'un üzerinde hergün katti surette olmuyordu.. Gene de Aşkale'ye 1500 km uzaklıktaki deprem olması beni sukute hayale ugratmıştı. O anda Marmara bölgesindeki bulut dağılımını çok merak ediyordum. Yüzbaşı durumu Tugay Komutanı Kemal Yamak'a bildirmişti. Marmara daki hava durumunu bilemeyişim hakkında tek tesellim, barometremin yanımda olmayışı, batıdaki hava kitlelerini bilmeyişim ve hava raporlarını da dinlyememem olmasıydı. Gene başka bir gün Bölük Komutanı Faruk Kunak'a, bir gün sonra deprem olacak dediğimde, hemen bana nasıl görüyorsun ? diye sormuştu.. Parmağımla havadaki ince uzun alt tabanı gri gibi olan ve hiç bir değişik yöne sapmayıp belli bir hızla güney batıya doğru ilerleyen ve sanki yeryüzüne yaklaşıyorlarmış gibi hareket eden bulutları göstermiştim. Faruk Kunak a Meteoroloji Istayonunu arayıp basınç sisteminin dağılımını öğrenmek istediğimi söyledigim zaman, iki saat geçmeden cevap gelmişti.. Karadeniz üzerinde bir Alcak basınc merkezi vardı.. O zaman rüzgarin ve bulut akışının güney batıya doğru değil kuzey doğuya dogru olması lazımdı.. Kendi kendime sıcak cephe olmalı ve muhakkak hiç olmazsa birkaç cirrus veya alto cumulus görmem lazımdır diye düşünmüştüm.. Goremedim ama, ertesi gün Antalya 4.ün uzerinde sallandı. Tuğgeneral Kemal Yamak beni gelip tebrik etmişti ve bana nasıl deprem tahmini yaptığımı sormuştu. Ben de herşeyi olduğu gibi izah etmiştim. Yanında Topçu Albay ve kurmay Albay Metin Behzat Oktay da vardı. Binbaşı Güngör Yilmazel ve Yuzbaşı Abidin Uzun da yanımızda bulunuyorlardı. Bu sefer Tugay emir verip bana özel bir oda tahsis ettiler. Istediğim bütün kitaplar önüme geliyor ve ben ilk kez olarak bir teori hazırlıyordum... METEOSEISME. Yani METEOQUAKE.. Jeoloji, Meteoroloji, Klimatoloji, Fizik, Kimya vs ne kadar kitap varsa istemiştim.. Ilk düşündüğüm aynen şuydu.. Havada artı ve eksi ionlar çarpışıyor ve 02 +0 = 03 yani ozon.. Ozon yer altında bazi madenlerin, fayların şekillerini değiştiriyor ve depreme sebep oluyor. Bu ionlar yanlarında 180 derece açı bırakarak tam zıt yönden karşılaştıkları için ve bir sürtünme tabakası meydana getirdikleri için yere dik olarak yani (perpandiculaire) 90 derece açı bırakarak iniyorlar.. Hayvanlar hassas olduklari için bu gazı kokluyorlar, ve deprem oluyor.. Yani depreme mani olabiliriz, deprem şemsiyesi yapabiliriz.. Hem de bir Klimatoloji kitabinda güneş enerjisinin en büyük- hacimli bölgeleri de deprem bölgelerinin üzerinde çakıştığını görünce bu düşüncemden emindim... Başka bir düşüncem de havada, atmosferde olabilecek bir ionozasyon olayı ile, yani üst atmosferden alt atmosfere doğru bir enerji akımı ile önce bulutlar oluşuyor , sonra bu elektromanyetik sahada bilinmeyen bir güç litosferdeki faylarda bulunan kayaları yerinden oynatıyordu. Bir de Ozon tabaksaindaki ozonların bu ionlar vasıtasıyla zemine kadar inebileceğini de düşünüyordum. Ancak, daha lojik olan ikinci bir şık vardı ki bunu da ihmal etmedim.. Deprem olacaği için, bir manyetik alan meydana geliyor, çatlak faylardan bir gaz çıkışı oluyor, hayvanlar bunu hissediyor, alcak bulutlar meydana geliyor ve biz bunları görerek depremi haber verebiliyoruz..Bu bulutlar Kuzey Anadolu fayında meydana geldiği için Çanakkale'den Aşkale'ye kadar olan faya yakın bölümlerde bu bulutlar oluşup kaybolabiliyorlar. Benim halen inandığım şudur ki, jeoloji ile meteoroloji bilimlerinin tam ortasında bir "olay" vardır ve bu da "meteoseisme"dir.Yani deprem bir jeolojik olaydır ve hava bir meteorolojik bir olaydir. Meteoseisme jeolojinin havaya yansımasıdır. Galiba 22 Haziran sabahı gene havaları incelerken bir Alcak basınç sistemi içinde olduğumuzu biliyordum çünkü artık radyom da vardı. Gene alçak ve buluta benzeyen stratus gibi bulutlar gördüm ve hemen üst tabakadaki bazı alto ların tam ters yönünden hareket ediyorlardı.. Bu stratuslar kayboldular ve rüzgar gene normal seyrine dönüştü.. Bu çok lokal bir olaydı.. Aşkale'nin birkaç yüz km güneyinde 4 civarında (sabah 8-12 arasi) deprem olacağını herkese duyurmuştum. Bu tahmini saat 16 civarında yapmıştım.. 24 Haziran'da, elinde bir Hürriyet gazetesi ile gelen bir asker bana ayın 23'unde Elazig'da saat öğleye dogru 4.1 civarinda (galiba) deprem olduğunu söylemişti. Elimde gazete avluda koşarak sevinçten bağırıyordum. (Kandilli Rasathanesinin 24 Agustos 2006 yılında bana gönderdiği tabloda depremin saat 21.06'da meydana geldiği yazıyor).. Iki-üç gün sonra hiç beklemediğim bir olay oldu ve beni Askeri Mahkemeye verdiler... Sebebi cok ilginçti, savaş zamanında Japonya Meteoroloji Müdürlüğü bana Japon depremlerini incelemek için çok yüklü bir dosya göndermişti ve bu dosya yüzünden Komutanlık "Savaş zamanında Yabancı ülkeyle iş birliği yapma" suçundan beni mahkemeye vermişti.. Mahkemem 10 dakika sürmüştü ve beraat ettim.. Mahkeme başkanı benim çalışmalarımı bildiği için dosyayı yok etme şartıyla beni serbest birakmıştı... Haziran 1975'de askerligimi bitirdikten sonra, babamın ölümüyle meydanı boş bularak Turkiye'yi terk edip Fransa'ya yerleşmeye karar vermiştim. Askerdeyken hazırladığım deprem dosyasını ve o güne kadar gelen bütün mektupları yanıma alarak yola çıktım. Tabii bunu yapabilmek için de annemle bir savaça tutuştuk ve mücadeleyi ben kazandım. Ilk durak Cenevre. Dünya Meteoroloji Teşkilatı ve onun başkanı Dr Davies idi. Cenevre tren garının karşısında daha halen var olan Suisse Hotel'de kalip D.M.T. 'na 4 kez telefon açtım. Nihayet benden bıkan D.M.T. yetkilileri hatırladığım kadarıyla 15 dakikayi geçmeyecek şekilde Genel Sekreter yardımcısı ile görüşmeme izin verdiler. Ancak inanilmaz bir duvara çarpmıştım.. Benim yazdığıim-çizdiğim krokilere bir tabloymus gibi bakıp "çok güzel işler yapmışsın aferin" deyip beni başından atmak isteyen bir zat vardı.. Nihayet bana bir kart uzatıp, "al bu benim kartım Paris'e git ve UNESCO'da şu sahsı gör" demişti.. O an anlamıştım ki ben bir masa tenisi topu olmaya başlamıştım.. Zatalileri rahatsız olmak istememişlerdi.. Durumu anlatmaya başladığımda beni hemen kesip "tectonic activity- tectonic plates" diye birşey duydun mu? diye durmadan sorular soruyordu. Benim o teorilere karsı hiçbir itirazım yoktu.. Benim problemim onları harekete geçiren veya harekete geçtikten sonra deprem olmadan önceki olabilecek sinyallerdi.. Cevap olarak "sen çok büyük işler peşindesin, 50 tane deprem ispat etmen lazım ki seni birileri dinlesin" diyerek beni kibarca başından savmıştı.. Konuşmamızın hemen hemen büyük bir kısmı Figaro'nun attığı başlığı ile ilgiliydi.. Nihayet ikisinden biri bana: "Japonya'da bu konu ile bütün araştırmalar iptal oluyor veya sonuç vermiyor.. Onbinlerce bulutu kimse günde 24 saat takip edemez. Sen belki cok özelsin ama, maalesef dünyada hiç bir bilim adamı senin tezinle uğraşmaz.. Hazırladığın laboratuar formulünün gerçekleşmesi için de milyonlarca dolar lazım.. Bunu NASA bile kabul etmez. Kendini başka işe ver." Eh doğru ya o zamanların mediatik bilim adamı Haroun Tazieff'in yazısı çok daha ilgi çekiciydi... Mediyatik - Salon profesörü Tazieff.. Eiffel'in ayağı altında oturup kara kara düşünmeye başlamıştım. Hatta "keşke bir-iki depremi tahmin edemeseydim de teorimin yalnış olduğunu veya şans eseri olduğunu görüp bunlar başima gelmeseydi" diye yakınmiştım. Aklıma Aristo nun cümlesi geldi.. Adam Atina sokaklarında gün ışığında mum yakarak dolaşıyormuş.. Sormuşlar kendisine.. Ne o Aristo efendi, güneşin altinda mumla neden yürüyorsun ? diye.. Cevap vermiş.. Bir adam arıyorum.. Din, irk, millet gibi kavramları insan ruhundan daha önemli olduğu kabul ediliyor, bu görüşleri ancak PARA ve zenginlik yenebiliyor. Bu dünya kanunu değişmedikçe 6 kıta daima savaş halinde olacak ve beyinler yok edilecektir. Ama demek ki dünya kuruldugundan beri aynıymış.. Her ne kadar düşüncelerimi anlatmak icin yüksek mertebelere-makamlara çıkıyorsam daha da sukute hayale uğruyordum. Ben bu yazımı yazıp içimi dökerken, bilim adamlarının bırakın beni önemseyeceklerini, bu yazıyı sonuna kadar okuyackalarına dahi emin değilim. Ama hiç olmazsa içimi döküyorum... Sizleri daha fazla sıkmamak için geri kalan maceralarımı özetleyeceğim. Bunun detaylarına girmiyorum, aslında o zaman Meteoroloji Genel Müdürü Bessemoulin vefat etmişti, yerine Matteoli diye anlaşamadığımız kişinin parmağı vardı.. Çünkü Prof Cruette önce "evet" dedi, sonra ise "hayır" diye kararinı değiştirdi. Not: O zamanlar Fransa'da "Doctorat d'Universite" diye bir doktora çeşidi vardı, diploması olmayan kişiler belli bir tezi savunabilmek için gercek bir doktora yapar gibi iki yıl calışıyor ve tezlerini geçirebilirlerse o konuda Doktor oluyorlardı.. Ancak bu diplomanın hukuki bir değeri yoktu, ancak bilimsel değeri vardı... Her yıl bir-iki talebe bu istisna ya tabii tutulabiliyordu. Herneyse çok kısa suren askerliğimin sonrası gittigim Londra'daki Imperial Universitesinde bir profesör ile konuştuğumda, bana o ülkede meteoroloji ile uğrasabilmem icin 7 sülale Ingiliz olmam gerektigini şaka ile karışık söylediğinde artık su bardağı taşırmıştı. O zamanki durumu daha da özetleyecek olursak, Japonlarla halen yazışmalar devam ediyor, aynı zamanda diğer ülkelerin bilim adamları bana mektuplar yazıp bu işten vaz geçmemi söylüyorlardı.. Kısacası Jeoloji ile Meteoroloji bilimleri birbirinden ayrı bilim dallarıydı.. Ben ise HAYIR diye iddia ediyordum.. Yani ben hayal kuruyordum.. Son şans deyip atladım uçağa gittim New York'a. Bu teorinin özeti 1985'de Paris'te bastığım bir kitabın birkaç sayfasında yazılmıştır. New York'da , hayallerim ve calışmalarım son bulmuştur diye düşünerek, bazı önemli belgeleri o meşhur Georges Washington Bridge'den suya attım. Yıl 1987, aylardan mart... 1962 yilinda başlayan ve 25 sene süren Meteoroloji aşkım, benim bulutlarım, alçak basınçlarım, yüksek basınçlarım, occlusion cepheler, yağmurlar, jet streamler, karayel ve karlar... Hepsi yok olmuşlardı.. Bir çocuğa karşı, bir gence karşı KATLIAM yapılmıştı.. CİNAYET işlenmişti. Daha yazılacak çok sey vardı.. Hollanda da hapse tıkıldım. Kırmızı kazak giydiğim için beni M.United seyircisi sanan polisler sorguya çaktiklerinde öfkelenip bir polisi nakavt etmiştim.. Vlissingen de Hollanda lı Dr Bauer beni kurtaracağına polise ''bulutlarda deprem görüyor, beni görmek istedi, ben de ayıp olmasın diye 'evet' demiştim deyip beni deli yerine koydurmuştu. 5 gece Vlissingen karakolunda hapiste tuttular beni... Yok "gayrimuslumsun, yok Turk'sun, yok Fransız'sin, yok Ingiliz değilsin, yok yaşın çok ufak, olmaz yaşın çok genç, artık yaşın geçti... Bitmeyen nağmeler....Hayatımı ortaya koyabilecegim, 24 saatimin 20'sini araştırmayla geçirebileceğim yeni bir BILIM, insanlar tarafindan elimden alınmıştı... SEN GAYRI MÜSLÜMSÜN.. METEOROLOJİ OKUYAMAZSIN .. TÜRKİYE DE İÇ EMİR VAR Hani bütün dünyada "GENÇLERI MOTİVE EDELİM" diye bas bas bağıran profesörler, bilim adamları, politikacılar neredeydiniz? Dünyaya EDUCATION dersi veren Fransa da mı, kendi vatandaşına sahip çıkamadı ? Seve seve askerliğini yapmış ve Kıbrıs savaşında canı gönülden savaşmak için parmak kaldıran bir milliyetçi olan bana Türkiye neden sahip çıkamadı ? Neden bana ''Sen gayrı müslümsün.. Türkiye de iç emir var. Gayrı müslümler meteoroloji okuyamazlar !! dendi...Bu cümle bana Ankara da Meteoroloji Genel Müdürlüğünde yüzüme söylendi... 1977 civarında. Tam Dünya gazetesinin iflas ettiği tarihlerde.. O zaman yıkıldım... Binadan yarıldığımda kendimi Esenboğa havalimanına attım.. Uçakta herkesten nefret etmiştim.... Ancak, Allah benimle beraberdi ve sağlığımda bir gerçek bilim adamı teorimin doğruluğunu gösterecek bir açıklama yaptı.. Aradan 16 sene gectikten sonra, 2003 yılı sonunda Istanbul'daki Hava Harp Okulunda bir konferans veren Bulgar Prof. Dr. Margarita Matova, uydulardan Türkiye'de deprem öncesi alcak bulutların oluştuğunu ve bu bulutların deprem öncesi yön değiştirdiklerini bir raporla belgeledi. Sağ olsun Milliyet gazetesi yazari Önay Yilmaz bu belgeyi bana fakslayınca, nasıl şok geçirdiğimi ve aynı anda ne derece sevindiğimi herhalde tahmin etmişsinizdir. BEN BU YAZIMI YAZARKEN DUNYADA VAR OLAN GEREK METEOROLOJI, GEREK JEOLOJI VE JEOFIZIK ALANLARINDA GÖREV ALAN HİÇBİR BİLİM ADAMINDAN HAKKIMDA VEREBILECEKLERI BIR TEK POZITIF ATILIM BILE BEKLEMIYORUM.. AKLIMA PROF.NESTEROFF'UN SÖZLERI HİÇ ÇIKMIYOR. BU YAZI SUBAT 2005 TARIHINDE YAZILMIŞTIR
Ronald KAREL senin seneler önce keşfettiğin iyonize bulutlar 2009 senesinde NASA AMES Research Centre daki laboratuarda bulundu. İSEP üzerinden çalşmalarımızın devam etmseini arzuluyor, başarılarının devamını temenni ediyoruz. Yukardaki resim ve yazı Milliyet gazetesine gönderilmiştir. YORUM YOK TEŞEKKÜRLER Bana kucağını açan Türkiye Cumhuriyeti 3 ncü Ordu, 4 ncü Zırhlı Tugayı, 41 nci Mekanize Piyade Taburundaki, O zamanki Tuğgeneral Kemal Yamak başta olmak üzere Kurmay Albay Metin Behzat Oktay'a, Topcu Binbasi, Tabur Komutani Binbaşı Güngör Yilmazel'e, Yüzbaşı Abidin Uzun, Üsteğmen Faruk Kunağa ve diger bütün subay, assubay ve erata çok teşekkür ediyorum.. Sizler benim hakkımda ne derseniz deyin.. Ben RONALD isminde bir Türk milliyetçisi ve Kemalistim... Beni 25 yıl kadar destekleyen Dr Sawada'ya da içten teşekkürlerimi iletiyorum... Beni iki kez ailesinden biriymişim gibi ofisine kabul eden, moral veren, Moda-Istanbul'daki evime mektuplar yazıp beni destekleyen Fransa eski Meteoroloji Genel Müdürü J.Bessemoulin'e de çok teşekkürler. Bana meteorolojınin ilk adımlarını öğreten Ali Esin e de Allah rahmet eylesin diyorum.
Saygılarımla R.Karel
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||